Başlık

HAFTALIK EKONOMİ BÜLTENİ

Hürriyet Gazetesi:

TÜRK ekonomi ufkunu sarmış olan “dışarıdan para gelmezse ekonomimiz çöker, fakirliğe mahkûm oluruz, aç kalırız” bâtıl inancını yıkmak için ezberci zihinleri gagalayıp duruyorum. Benim önerilerim bu inanca sahip iktisatçılar tarafından kabul edilmiyor. Bu beni hiç üzmüyor. Ancak iktisadi önerilerimi doğru bulanların bir kısmı, maalesef benim “biz fakirliğe razıyız, yeter ki namerde muhtaç olmayalım yani dış borcumuz olmasın” dediğimi sanıyor. İşte bu beni çok üzüyor. Ben, tam tersine dışarıdan borçlanmaya dayalı bir ekonomi politikası yüzünden Türk ekonomisinin yeterince hızlı büyümediğini ve halkın refahının artabileceği kadar artamadığını söylüyorum. Aklım erdiğince, hızlı zenginleşmenin yollarını anlatıyorum… Anlaşılan dünya ekonomisi bıçak sırtında gidiyor. Canlanma devam etsin dense, enflasyon parlayacak. Enflasyondan kaçılmak istense “deflasyon/düşük büyüme” kısır döngüsüne düşülecek. Burada karar teknik değil, felsefi veya ahlaki bir tercihtir. Bana göre, zengin ülkelerin “deflasyon/düşük büyüme” döngüsüne girmeleri bizim gibi gelişmekte olan ülkeler için daha hayırlıdır. Hiç olmazsa, daha az doğal kaynak tüketirler. (Ege Cansen, Kırk enflasyon mu kırk deflasyon mu, 24.02.2010)

Milliyet Gazetesi:

Ekonomik ve sosyal kalkınma ve gelişme para olmadan olmaz. Ekonomik ve sosyal kalkınmanın finansmanı sorumluluğu Merkez Bankası ile Maliye Bakanlığı’ndadır.
Merkez Bankası para politikasını büyümenin ve gelişmenin finansmanına göre belirlemek zorundadır. Maliye Bakanlığı bütçe politikasını (vergilemeyi/borçlanmayı) büyümenin ve gelişmenin finansmanına göre ayarlamak zorundadır. Merkez Bankası “bağımsızlık” bahanesiyle, “Bize kanunen verilen görev enflasyonun kontrolüdür, başka şeye karışmayız” söylemiyle büyümenin ve gelişmenin finansmanına dönük bir para politikası uygulamazsa ülkeye kötülük yapmış olur. Maliye Bakanlığı, “mali disiplin” bahanesiyle, büyümenin ve gelişmenin finansmanına önem vermez, bütçe denkliği ve borçları aşağıya çekme arayışında, büyümeye ve gelişmeye imkân verecek harcamaları kısarsa ülkeye kötülük yapmış olur. Mali disiplin ile büyümenin ve gelişmenin finansmanı gereği birbirine karıştırılmamalıdır. Büyümenin ve gelişmenin gereği olan finansman yapısı önceden belirlenir. Para politikası ve mali politika buna göre belirlenir. Disiplin bundan sonra gündeme gelir. (Güngör Uras, Plan olmadan mali kural yarar değil zarar getirir, 25.02.2010) 

Radikal Gazetesi:

Uzun süredir ilk kez bu hafta başında hem dolar hem de avro TL’ye karşı değer kazanmaya başladılar. Bu, içeriden bir hareketin oluştuğunun göstergesi olarak okunmalı. Bu hareketin ortaya çıkmasının ardında ilk olarak Pazartesi günü eski kuvvet komutanlarının gözaltına alınması haberi vardı. Salı akşamüstü tv kanalları bir son dakika gelişmesi yayımlamaya başladılar. Orgeneraller ve oramiraller toplantı yapıyorlardı. O dakikadan itibaren dolar ve avro TL’ye karşı birlikte değer kazanmaya başladılar. Demek ki dolar ve avro TL’ye karşı birlikte değer kazanmaya başlıyorsa bu bizden kaynaklanan bir sonuç. Doğal olarak konu dövizle sınırlı kalmıyor. İlk tepki belki dövizde çıkıyor ortaya ama onu mutlaka öteki piyasalar da izliyor. Gerçekten de bu gelişmelerin ardından borsa düşmeye, faizler yükselmeye başladı. Uzun bir aradan sonra TL ilk kez dışarıdan değil Türkiye’den kaynaklanan bir siyasal gelişmeyle değer kaybetmeye başladı. Üstelik bu gelişme Türkiye ekonomisinin krize karşın sağlam durabildiğini gösterdiği ve kredi notu artışlarının geldiği bir ortamda oldu. Kim haklı kim haksız sorularının yanıtının aranacağı yer bu köşe değil. Ama eğer bu gerginlik sürerse Türk ekonomisi beklenenden farklı bir yöne gidebilir. Bunun sorumluluğu da iktidar partisine ait olur. Bu aşamada kimin haklı olduğu değil tansiyonun düşürülüp düşürülemediği önem kazanıyor. Tansiyonu düşürecek olan da iktidar partisidir. (Mahfi Eğilmez, Piyasa karıştı, 25.02.2010)

Referans Gazetesi:

Yunanistan'ın zora girmesiyle başlayan Avrupa Birliği tartışmaları eğlenceli bir hal almaya başladı. Dışlanmışlığın etkisiyle olsa gerek, AB'nin içinde olan bitenleri biraz da keyifle izler olduk. Bir İngiliz milletvekili çıkıp AB Başkanı Van Rompuy'a hakaret edercesine "Karizmanız ıslak bir bez parçası kadar, görünüşünüz ise sıradan bir banka memuruna benziyor. Siz kimsiniz kuzum?" diye sorabiliyor. İngilizler, kendi meclislerinde bu tip dokundurmalara alışıklar ama diplomatik sıkıcılığın hakim olduğu Avrupa Parlamentosu için bu jargon oldukça yeni. İngiliz milletvekili, daha da ileri gidip "Siz Belçikalı olduğunuz için böylesiniz. Çünkü Belçika aslında bir ülke değil" diyerek işi AB'ye başkentlik yapan bir ülkeyi tümden aşağılamaya kadar götürüyor… Bu diyaloglar Avrupa'nın içinde bulunduğu zor durumu anlatıyor. Euronun dolar karşısındaki hızlı düşüşü de bu durumu yansıtıyor. Dolar Amerikan ekonomisi iyi durumda olduğu için euro karşısında son haftalarda hızla değer kazanmadı. Şöyle bir tabloya bakalım: Geçen hafta tekrar ikinci dip, çifte resesyon tartışmaları başladı. Peş peşe açıklanan Amerikan verileri havayı birden tersine döndürdü. Azalması beklenen işsizlik başvuruları arttı. Yani işsizlikte gerileme yok. Dayanıklı tüketim malları siparişleri azaldı. Oysa artması bekleniyordu. Tüketici güveni zayıfladı ve son 10 ayın en düşük seviyesine indi. Yetmiyormuş gibi banka kredilerinin hâlâ tarihi düşük seviyelerde dolaştığı açıklandı. Bu verilerle ortaya çıkan manzara ekonominin toparlanmaya başladığı iddiasına uymuyor. Böylesi bir ülkenin para biriminin değerlenmesini açıklayacak güçlü bir neden var mıdır? Bence yok ama buna rağmen euro dolar karşısında 1.50'lerden 1.35'lere kadar geriledi ve önümüzdeki dönemde euro 1.30 dolara kadar da inebilir. (Servet Yıldırım, Avrupa’nın ve euronun zor günleri, 27.02.2010)

Vatan Gazetesi:
            
Küresel mali krizin iktisat teorisinin kredibilitesinde yarattığı hasardan çok söz ediliyor. Ben de bu sütunda arada sırada değiniyorum. Piyasaların mükemmel işlediği varsayımı üzerine inşa edilen teorilerin çöktüğünü hatırlatıyorum. “İğne-çuvaldız” özdeyişini bilirsiniz. Tamam, bizim meslekteki yanlışların üstüne gidiliyor. Kökten piyasacılığın artık gizlenmesi olanaksız zafiyetleri eleştiriliyor. Başta Keynes, bu durumu önceden gören iktisatçıların itibarı iade ediliyor. Ama çuvaldızı da unutmayalım. Bu krizin kredibilitesini yerle bir ettiği esas kurum iktisat teorisi değildir. Bizzat mali piyasaların kendileridir. Dolayısı ile bankacılardır, borsacılardır, mali piyasa analistleridir vs. vs. Bu gerçek gelişmiş ülkelerde, ABD’de, İngiltere’de çok net görüldü. Günlük yaşama yansıdı. Kriz öncesinde mali piyasa çalışanlarına sosyal ortamlarda kıskançlıkla bakılırdı. Onlar da mesleklerini gurur hatta kibirle taşırlardı. Krizle her şey tersine döndü. Şimdi mali kesim çalışanı deyince vatandaşın aklına sadece fevkalade olumsuz bir dizi sıfat geliyor. Onlar da zaten zorunlu kalmadıkça insan içine çıkmamaya özen gösteriyorlar. (Asaf Savaş Akad, Mali piyasaların kredibilitesi, 23.02.2010)

 

Copyright © 2010 - ERDE Dış Ticaret Ltd. Şti.
P-D: EBAY